Aşağıdaki öykü Almanya'da işçi olarak çalıştığı balık fabrikasında geçirdiği iş kazasında çok genç bir yaşta ölen babam Halil Karakurt tarafından yazılmıştır. En sondaki tarih ve yer bilgisinden ilkokullar için öğretmen yetiştiren Gaziantep İlköğretmen Okulu'nda okurken yazdığı anlaşılmaktadır. Daha önce hiç haberdar olmadığım, kendi el yazısı ile yazdığı defter sayfaları 45 yaşımdan sonra elime geçti. (Deniz Karakurt)
***
NAMUS
(Öykü)
Alibaz köyün sığırtmacıydı. Ama o sığırtmaçlığın da bir görev olduğunu kavramıştı. Sabahları gün ışımadan kalkar soğuk, buz gibi suda yüzünü yıkar; çarıklarını giyip değneğini alarak köyün sığırlarını toplardı.
Yine bu sabah da erkenden uyandı, yüzünü yıkayıp; şalvarını, çarıklarını giydi, değneğini alarak sığırları toplamaya koyuldu.
Her nedense bugün Alibaz'da bir tuhaflık vardı. Akşam bir türlü uyuyamamıştı. Gözleri şişmişti, kan çanağına dönmüştü. Kolay mı; karısı başkasıyla kaçmıştı, hemi de iki uşağını ortada bırakarak gitmişti. Alibaz'ın uykusu kaçmasın da kimin uykusu kaçsın ya. Bu olay içine öyle dokunmuştu ki... Doğadaki tüm canlılara düşman gibiydi. Önündeki sığırları kendi isteklerine bırakmıştı, onlar ne yana giderse; Alibaz da o yana gidiyordu. Sığır sürüsü de Ağ Gaya’dan yana yöneldi. Alibaz başını öne bırakmış ayaklarını sürüyordu...
Güneş de bugün hışımlıydı; yeri göğü yakıp kavuruyordu. Alibaz'ın sığırlarının karnı doymuştu, kimisi geviş getiriyordu, kimisi de dereye inmiş su içiyordu... Alibaz oturduğu taştan yavaşça kalktı, karşı ki yoldan davara giden kızlara, gelinlere baktı; derinden bir «ahh, ahh» çekti, değneğini sürüyerek sığırı toplamaya koyuldu...
Alibaz aniden bağırıp çağırmaya başladı. Söğüp sayıyordu...
«Oof... ooof... İçim daralıyor içiiim…»
«Bunu da mı edeceğadin bağa hemiii?… Hemiii…» diyordu kendi kendine.
Elini beline soktu ucu sivri bir kama çıkardı; kama güneşin altında parlıyordu...
«Temam, temam,» dedi. «Bugün işiği bitireceğam senin» diyordu kendi kendine. Kamayı tekrar beline koydu.
«Şimdi tarladadır o utanmaz gahpe» dedi; Acıdere’ye yöneldi... Arada küfür sözleri söylüyordu yüksek sesle.
Ne diyorlardı cami duvarının dibinde?
«Öyle bir oynah avrat heç Alibaz'da durur da; Alibaz’ın goynuna girer mi ya? Bundaň soora Alibaz avradınan yatamaz bile» diyorlardı. Alibaz konuşulanların tümünü duymuştu. Alibaz arından el içine çıkamaz olmuştu, camiye bile gidemiyordu. Kendine kimseler selam vermiyordu; Nedendi bunlar? Namusunu koruyamamıştı da ondan.
Alibaz şimdi usundaki bu düşünceleri bir silkinişte söküp attı. Şimdi kuş olmuş uçuyordu... İki saatlik yolu bir buçuk saatte katetti. Karşıdan tarlada çalışan kadınlar, çocuklar görünüyordu. Küme, küme söğütler yorgun yorgun salınıyordu... Az ötede de Alibaz'ın karısı yanında küçük bir çocukla patates çapalıyordu. Diplerini yumuşatıyor, dolduruyordu; başına geleceklerden habersiz bir de türkü tutturmuştu. «Oğlan gurbanıň olam...» Hem türkü söylüyor hem de patateslerin dibini dolduruyordu. Yanındaki çocuk elindeki çöreği yiyerek derenin kenarına gitti oturdu. Suya attığı taşların halkalar yaparak büyümesi çocuğu eğlendiriyordu. Sağda solda kimseler görünmüyordu. Tüm ırgatlar sıcak bir günün altında çalışmanın yorgunluğunu gidermek için evlerine gitmişti. Sultan da çapayı kazmayı bıraktı gitti derenin suyundan elini yüzünü yıkadı, dinlenmek için söğütlerin altına uzandı. (Alibaz’ın kaçan karısının adı Sultan'dı.) Alibaz daha fazla bekleyemedi. Bulunduğu tepeden kayarcasına aşağı indi. Tarlaların içinde koşmaya başladı, karı yattığı yerden ayak seslerine doğruldu, Gelenin eski kocası olduğunu gördü. Alibaz kendini daha fazla tutamadı karısına saldırdı... Kadın iri yarı, güçlüydü; Alibaz'ı tutar tutmaz yere bastı. «Ula dürzü, ula gavat sen mi beni öldürecağan hemiii? Hemiii?» diye bağırarak Alibaz'ı tekmeliyordu... Alibaz belindeki kamayı kavradığı gibi karının böğrüne indirdi. Kadın doğruldu; gözleri dönmüştü, kulakları uğulduyor, ayakları titriyordu. Eli böğründe koca bir kütük gibi yere yığıldığı an artık cansız bir cesetti. Alibaz yattığı yerden doğrulamamıştı; karşısında yatan eski karısına bakıyordu; birden kadının yanında ağlayan çocuğu gördü, «Ulan sıpa sende mi onuğunan bir oluyoň haa hemiii? Söyle yoğsam geberdirim seni de» dedi. Devrildiği yerden doğruldu gitti çocuğu bir kolundan tutup kaldırdı. Gözünün içine baktı. Sonra eli gevşedi çocuğu bıraktı. Düşen çocuk karşısındaki adama baktı. Sonra yere yığıldı kaldı. Korkudan bayılmıştı. Alibaz yerde yatan çocuğa baktı, kendi çocuklarını ansıdı. Onlar şimdi evde analarını bekliyorlardı. «Anadan da olduğuz yavrularım anadan da» diye mırıldandı. Gözlerinden yaş akıyordu. Bunca yılın derdini kahrını çekmiş Alibaz iyice yıpranmıştı. Nasırlı, iri iri emekçi elleri hafifçe havaya kalktı, gözlerini göğe dikti. «Beni affet, çoluğumun çocuğumun yüzüne bah,» diye mırıldandı.
Alibaz'ı jandarmalar alıp kasabaya götürdüler, attılar dama. Alibaz mahpusânede yataksız yorgansız kaldı, bitlendi, kirlendi, azar işitti... Ya öte yanda ortada kalan günahsız yavruların suçu ne? Neden gidip de bir dürüm yufka için sabahtan öğlene dek İhsan Ağa’nın eşiğini bekliyorlardı... Böyle olaylar ilk kez olmuyordu; daha nice Alibazlar «namus» uğruna hapis yatıyor, namusu temizlemenin (kadın - erkek farketmez) tek yolunun resmi işlemle boşanmak olduğunu anlamıyor, sonuçta da nice çocuklar ağaların kapısında “Azap” olarak karın tokluğuna çalışıyordu. [Azap – varlıklı ailelerin yanında ücretsiz olarak sadece yemek bazen de ilave olarak yatacak yer karşılığında uzun yıllar çalışan işçi.]
Halil Karakurt
9 Mart 1972 (yazılış tarihi)
Gaziantep


